|
Kızılbaşlık ve Türkmenler
Vatan Özgül
Osmanlı tarihlerinde, mensup olunan boy, ulus veya etnik kimlik yerine, kişilerin ön plana çıkması, devlet hizmetindeki Türkmen beylerinin mensup oldukları aşiretlerin tespitine imkan tanımadığı gibi, büyük siyasi olayların etrafında odaklanan tarih yazıcılığı, konar-göçer(2) Türkmen topluluklarının içtimai vaziyeti ve yaylak-kışlak hayatları boyunca meydana getirdikleri olaylar hakkında da kayda değer bilgiler vermemektedir. Osmanlı tarihleri, Türkmenleri ya isyanlar vaki olduğu zaman veyahut Akkoyunlu ve Safevi Devleti ile Osmanlı Devletinin mücadeleleri esnasında anmakta, Safevi Devleti hizmetindeki Türkmenler için ise sıklıkla Kızılbaş tabirini kullanmaktadır. Bundan dolayı, Türkmenler, tarihlere daha çok sosyal ve iktisadi düzeni tehdit eden düşman unsurlar gibi yansımıştır. Bununla birlikte, Osmanlı Devletinin kuruluşu esnasında Osmanoğullarının ataları, konar-göçer Türkmenler olarak tasnif edilmesi Türkmenlikin yerinilecek bir husus olmadığı, bilakis yerleşik hayatın
temsilcileri tarafından da övünülecek bir özellik olarak mütalaa edildiği
anlaşılmaktadır.(3)Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin temelde Türkmen aşiretlerine dayanması ve bu devletlerin siyasi hayatında boy ve oymakların müessir bir rol oynaması, bu devirde yazılan tarihlere de yansımaktadır. Siyasi rolleri itibariyle ön plana çıkan şahısların mensup bulundukları kabileler, onların adları ile birlikte
anılmakta ve böylece aşiretlerin devlet içindeki fonksiyonunu tespit etmek
mümkün olmaktadır.(4)
Anadoludaki Türkmen Aşiretlerini incelerken kökenin bir şekilde Horasana
dayandığı görülmektedir. Horasana da Orta Asyadan geldikleri ileri
sürülmektedir:(5)Bize meftun olan marifet söylerBiz Horasan illerinde baydanız.
Musa gibi lentarani değiliz
Aslımızı sorar isen Hoydanız(6)Abdal Musaya ait olduğu varsayılan bu sözlerden en azından Abdal Musa ve
çevresindekilerin Horasandan (hatta Horasana bağlı Hoy kasabasından)
geldiklerini anlıyoruz. Türkmen kavramı oldukça fazla tartışılmaktadır. Etimolojisi konusunda da oldukça farklı görüşlere rastlamak olasıdır. Ebul Gazi Bahadır Hanın Secere-i Terakkime (Türkmenlerin Soykütüğü) adlı eserinde, Kaşgarlı Mahmudun Divan-ı Lügât-ı Türkünde, Nesrinin Kitab-ı Cihannüma'sında" vs. eserlerde Türkmen adı konusunda çeşitli görüşler ortaya konmuştur.(7)XI. yüzyıla kadar Oğuzların dışındaki Türk Boylarından bazılarına Türkmen dendiği bilinmektedir. Bu yüzyıldan sonra Türkmen adı yalnızca Oğuzlara verildi. Kaşgarlı Mahmut XI. yüzyılda sadece Oğuz boylarından meydana gelen Türkmen teşekküllerini kaydetmekte, hatta onlarında kendi içlerinde dedelerinin isimlerini alan irili ufaklı oymaklara ayrıldığını bildirmektedir. Öte yandan Oğuzların, XIII. yüzyıllara kadar kendilerini Türkmen diye isimlendirmeleri her halde konar-göçer hayatı temsil ediyordu.(8)Yörük ve Türkmen adı Osmanlıda bazen eş anlamlı olarak kullanılmıştır: Fatihin Kanunnamesininde Yürük tabir olunan Türkmenlerin teşkilat ve vazifeleri hakkında şu madde vardır....(9) Daha sonraki zamanlarda ise Yörükler, Türkmenlerin bir alt kolu olarak sınıflandırılmıştır:(10) Rumelide bulunan Türkmenler iki sınıfa ayrılmıştı: Yürükler, müsellimler(11) Farklı zaman ve konum içinde Türkmenlik ve Yörüklük olgusu değişime uğramıştır. Günümüzde (2000 yılına yaklaşırken) Edremit çevresindeki Tahtacılara Yörükler Türkmen demektedir. Aralarındaki etnik farkın dinsellikten kaynaklandığını, aslında aynı kökenden geldiklerini vurgulamaktadırlar: Türkmenler ve Yörükler her ne kadar birbirleri için aramızda soğan zarı gibi ince fark var deseler de bu farklı dinsel inanç içindeki boylar arasında hemen hemen hiçbir ilişki bulunmamaktadır.(12) Bu yörede (Edremit ve çevresi) Türkmenlikten kasıt Kızılbaşlık'tır. Kısacası bu yörede Türkmenlik, Tahtacılık ve Kızılbaşlık bir şekilde eklemlenmiştir.Zaman ve konum ne olursa olsun Türkmenlik kavramı içinde köken olarak Türk olma durumunu ve bununla birlikte, Osmanlının son dönemlerine kadar, konar-göçer bir yaşam tarzını uygulama bulunmaktadır:(13)Türkmenlerin hayat tarzlarını yerleşik hayat ile göçebelik arasında bir ara şekil diye tarif edebiliriz. Resmi kayıtlarda ve kanunnamelerdeki konar-göçer tabiri bir terim olarak bunların hayat tarzlarını pek güzel ifade etmektedir.(14)X. yüzyılın birinci yarısında Oğuzlar, Hazar Denizinden Sir (Seyhun, İnci) ırmağının orta yatağındaki Fârâb (XI. yüzyıldaki adı ile Karaçuk) ve İsficab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı.(15) X. yüzyılın başlarında Oğuzların çoğunluğu göçebe idi.(16) Oğuzların yerleşik yaşama geçişlerindeki en büyük etken İslamlaşmadır. İslamiyetin gelişimiyle yerleşik yaşam düzeni gelişmiştir.(17)Kaşgarlı Mahmuttan öğrendiğimize göre, Moğol istilası sırasında bir kısım göçebe Türkmenlerin aşağı Sir-Derya boylarında oturmaktaydılar. Faruk SÜMER, Türkmenlerin Horasana ve oradan Anadoluya göçlerini Moğol istilasına dayandırmaktadır. Horasan adı ile şüphesiz Türkistan da ifade olunuyordu. Buradaki göç aslında bir kaçıştır:(18)... Hacı Bektaşın, Baba İlyasın peşinden Horasandan geldiğini biliyoruz. Horasandan gelmek, eski vakayinamelerde ve menkıbelerde sık sık kullanılan bir klişedir. Bu söz, esas olarak göç fikrine gönderme yapar. Türkmen boyları 11. yüzyılın sonlarında Anadoluya gelmeye başlamıştı. Bu boyların göç hareketleri 12. Yüzyılda ve özellikle de, Moğol istilasından kaçmak zorunda kaldıkları 13. yüzyıl boyunca iyice yoğunlaştı. Genel olarak Orta Asya ya da Maveraünnehirden gelen göçmenlerin izlediği yol Horasandan geçiyor ve Hazar kıyılarını takip ederek İran Azerbaycanına ulaşıyordu. Bu yol, İran çöllerine girmemek için izlenen olağan yoldu. Bu nedenle, Horasandan gelmek deyimi, bahsedilen kişilerin o yerin değil de göçebe insanlar olduğu anlamına geliyordu.(19) Aynı konuda Ahmet Yaşar OCAK şu tespiti yapıyor:"Horasan kelimesi, onların hakikaten Horasan mıntıkasından geldiklerini değil, Horasan'da doğmuş bulunan cezbe ve ilâhi aşk esasına dayalı Melâmetî sûfiliğinden kaynaklanan Kalenderilik akımına mensup olduklarını göstermekteydi.(20)"Türkmenlerin Orta Asyaya bağlılıkları atasözleri ile sabit. Sarıkeçiler, gururlanan kimseye: Horasanda kaç dönüm tarlan var?, Amma Horasanlı ha!..., Ne Horasanlı adam!...Bu kadar olmaz derler. Kozanın Aslanlı köyünde, saf adama Horasan akıllı derler. Silifkenin Kırtıl köyü Alevileri Âlim Buharadan çıkarmış da evliya Horasandan diyorlar.(21)XI. yüzyılın başlarında büyük bir çoğunluğu göçebe bir hayat yaşayan Oğuzlar'ın ekonomik faaliyetleri, bu yaşayışın icabı olarak, başlıca hayvancılığa dayanıyordu. At ve hatta deve eti yedikleri iddia edilmektedir. Oğuzlar, Müslüman olduktan sonra at eti yemekten vazgeçmişlerdir. Çünkü, dahil oldukları Hanefi mezhebi at eti yenmesini mubah kılmamıştı.(22)Faruk SÜMERden alıntıladığımız son paragraftan adeta, bütün Oğuzlar'ın Hanefi Mezhebi'nde olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu pek mantıklı gözükmemektedir. X. yüzyılın sonlarına doğru şia olayı çoktan olmuş ve İslam içinde bir çok mezhep ortaya çıkmıştı. İslam içersindeki bölünmenin temel sebebi Hz. Alinin hilafeti sorunudur. Türkmenler İslamla 8. Yüzyılın başlarında doğrudan karşılaşmaya başladılar. Hatta bu karşılaşmalar büyük katliamlara uğrama şeklinde gerçekleşti:(23)Peygamberin vefatından sonra Arabistan yarımadasında doğan İslam anlayışında iki karşıt görüş oluşmuştu. Bunlardan birisi Arap milliyetçiliğini ve militarizmini ön planda tutanların görüşü, diğeri İslam dininin evrenselliğini vurgulayanların görüşü idi. Peygamberin ölümünden sonra, Ömer ve Osman zamanında Arap milliyetçiliği ön planda tutulmaya başlanmıştı. Öncelikle İran toprakları Ömer ve Emeviler'in devrinde istilaya uğradı. Bunu takiben de Emeviler Türkmenlerin yaşadıkları bölgelere saldırmaya başladılar. Miladi 710 yılında Emevi kumandanı Kuteybe bin Müslimül Dahilinin Türkistanda hileli barış yaparak bir günde 10.000 kadar Türkmenin başını kestiği bildirilmektedir.(24)Türkmenleri katleden güç aynı zamanda Aliden taraf olanları da yok etmeye çalışan güçtür. Türkmenler, bir taraftan Moğol istilasından kaçarken öbür taraftan Emeviler'in zulmü ile karşılaşıyorlardı. Türkmenlerden bir kısmı dahi olsa, Emevi karşıtı yani Şia yandaşı olmayı tercih edenler olmamış mıdır? sorusu akla geliyor. Hangi toplum hiç bir direnç göstermeden kitlesel olarak yeni bir dine geçmiştir? 2000lere yaklaşırken, halen eski şamanist inancını güden kimi Anadolu insanımızın varlığı, fotoğrafı iyi çekilmesi gereken sosyal bir olgudur:(25)Sultan Ananın hiçbir dini inancı yok. Bir tür yarı şaman. Doğaç bir dine inanıyor. Ömründe bir kez olsun abdest alıp namaz kılmamış. En ufak bir dua, besmele bilmiyor. Ülkemizin padişahlıkla mı, cumhuriyetle mi yönetildiğini de... Ancak Dedem Korkut masallarını, (o buna metel diyor) Deli Dumrulu, Tepegözü, Karacaoğlanı, Yunus Emreyi, Pir Sultan Abdalı, Köroğlunu çok iyi biliyor. (26)Aslında sorun, 10. yüzyıl sonrasında Türkmenlerin dinsel anlayışıdır. Ebu Hanife dahi Emevilerden ve Abbasilerden taraf olmamıştır. Ancak sonradan Arap militarizmini güdenler Sünni İslam içersinde bulunduklarından, zulüm ettikleri kitleleri doğal olarak Şiaya sevk etmişlerdir:(27)Şiiliğin Irak ve İranda yayılmasının sebebi, bilhassa müsteşrikler (28) ve onların her sözünü doğru sayanlar tarafından ortaya atılan uydurma sebeplerden değil, Alinin Küfeyi merkez edinmesinden ve sonra Emevilerin, İslami esaslardan ayrılıp Arap milliyetine dayanan bir siyaset gütmelerinden, Arap olmayan Müslümanları Mevâli-köleler saymalarından, onları daima kendilerinden aşağı görmelerinden doğmuştur. Arap olmayanların, Emevilerin düşman oldukları Aliye ve Ali evladına bağlamaları, Emevilerin bu aşırı milliyetçi siyasetinden meydana gelmiştir. (29) Katliamların olmadığını varsaysak bile bu anlatılanlardan Türkmenlerin (bir kısmının dahi olsa) Şia hareketine bağlanmalarını kolaylaştıracak yeterli bir sosyal-psikolojik sebep olduğu sonucuna ulaşılabilir. Bir süreç olarak Alevileşme yukarıda anlatılanlardan sonra başladığı iddia edilebilir.Dede Korkut (Korkut Ata) menkıbeleri, Yunus Emreden de önce halk arasında yaygındır. Dili, üslubu ve konusu yanında, Türk ahlak ve törelerini yansıtması bakımından da büyük ilgi gören menkabelerini Oğuz ozanları ellerinde kopuzlarla terennüm ederler. (30)Hasan ile Hüseyinin hasreti suAyşe ve Fâtımanın nigâhı suŞâh-ı Merdan Alinün Düldülünün eğeri ağaçZülfikârın kını-y-ile kabzası ağaçŞah Hasan ile Hüseynün bişiğü ağaç (31)Yukarıda anlatılanlar Kızılbaşlıktaki dedelik kurumunu (32) anımsatıyor. Proto-Kızılbaşlık (33) şeklinde adlandırabileceğimiz bu erken Kızılbaşlık, 10. yüzyıl ve hemen sonrasındaki süreçte gelişmeye başlamış gibi gözükmektedir. Nitekim, Kızılbaşlıkın temelini oluşturan Heterodoks İslami Târikatlardan biri olan Kalenderilik, bu esnada ortaya çıkmıştır:(34)Kalenderilik'in kimin tarafından kurulduğu tam olarak bilinmemektedir. 481 H. de (1018) ve vefât eden Şeyhülislam Hace Abdullah-ı Ansarinin bir Kalender-Nâmesi olduğuna göre Kalenderilik hayli eskidir. (35)Selçuklu devletinin kuruluşu, Oğuz Türklerinin tarihinde pek mühim bir dönüm noktasıdır. Bu devletin kurulması ile İslâmın siyâsi hâkimiyeti Oğuzların eline geçtiği gibi, Anadolu ve ona komşu ülkeler de onların yurdu olmuştur. Oğuz Türkleri, Yakın Doğu İslam Dünyasının, bilhassa X. yüzyılın başlarından itibaren siyasi bakımdan zayıf bir duruma düşmesinden faydalanarak adım adım ilerleyen Bizansı geri atmakla kalmamış, onun asıl dayanağı olan Küçük Asyayı fethetmek sureti ile bu devletin çökmesine ve yıkılmasına âmil olmuştur. (36)Selçuklu Türkmenlerinin Maveraünnehre inmeleri, Müslüman olmalarından daha çok Samanoğulları-Karahanlı rekâbeti ile ilgilidir. Onlar, önce Samanoğullarına yardımda bulunmuşlar, Ali Tekinin muhalefeti sırasında da Karahanlıların iç mücadelerinde yer almışlardı. Ancak, bu gelişmeler, Karahanlı ve Gazneli devletlerinin, Türkmenlerin bölgede siyâsi bir güç hâline gelmelerini önlemek amacıyla, bunlar üzerinde baskılarını artırmalarına yol açtı. Bu sıralarda Türkmenler Arslan Yabgu ile Tuğrul ve Çağrı Bey, Gazneli ve Karahanlı baskılarına karşı kendilerini daha iyi savunacakları bir bölgeye çekilirken, Çağrı Bey yaklaşık 3000 kişilik bir kuvvetle batı yönünde keşif hareketine çıktı. Çağrı Beyin batıya yönelmesinde her halde bu tarafta Samanoğulları'nın yıkılmasından kaynaklanan otorite boşluğunun doğması da etkili olmuştu. (37)Maveraünnehr hükümdarı Karahanlı Nasr b. İliğ 1013 yılında vefat etti; yerine kardeşi Mansur geçti ve bu, Arslan İliğ unvanını taşıdı. 411 (1020-1021) yılında hânedana mensup olan Ali Tegin Buharaya hâkim oldu ve ülkeni genişletmeye başladı. İşte bu tarihte Selçukun oğlu Arslan Yabgunun idaresinde olmak üzere, Selçukluların Cendden aşağıya inip Buharanın 20 fersah kuzeyinde bulunan Nûr yöresinde yaşadıklarını görüyoruz. (38)Ali Tegin ile Arslan Yabgu arasında kuvvetli bir ittifak olmuştu. Gazneli Mahmud topraklarına sık sık tecavüzlerde bulunduğu için Ali Teginin komşuluğundan memnun değildi. Gazneli Mahmut, Hacib Bilge Tegin komutasında Ali Tegin üzerine asker gönderdi. Bu gelişmelerden sonra Gazneli Mahmud Ali Tegini yener ve bir hile ile Arslan Yabguyu hapseder.Arslan Yabgunun Gazneli Mahmud tarafından ele geçmesinin Selçuklular tarafından fiili bir tepki ile karşılandığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmıyor. Oğuzlardan Arslan Yabguya bağlı 4000 çadırlık bir kümenin ileri gelenleri onun yakalanmasından sonra Gazneli Mahmuda beğlerinden yani Selçuklulardan, zulüm görmekte ve eziyet çekmekte olduklarını söyleyerek, Horasana geçmelerine izin vermesi ricasında bulundular. Gazneli Mahmut bu izni verdi. Bu Oğuz kümesi Horasana geçerek Serahs, Ferâve ve Abived çölünde yurt tuttular.Gazneli Mahmuda 1027 yılında yaptığı Hind seferinden dönüşünde Nesâ, Bâverd(Abiverd) ve Isferâyi halkından birçok kimseler, Türkmenlerin tecavüzlerinden şikayet ettiler. Buna karşılık Gazneli Mahmud önlem aldı. Yapılan savaşlar sonunda birçok Türkmen öldürülmüş, tutsak edilmiş, geriye kalanları ise Balhan ve Dihistana kaçmışlardır. (39)Türkmenlerin Orta Horasandan çekilmesinden sonra meydana gelen boşluğu Tuğrul ve Çağrı beyler doldurmak istediler. Sultan Mahmudun ölümüyle tahta geçen Mesuddan buraya yerleşme izni istedilerse de bu reddedildi. Bunun üzerine Türkmenler zorla Orta Horasana girdiler. Sultan Mesudla yapılan savaştan Tuğrul ve Çağrı Beyin komutasındaki Türkmenler kazandı. Oğuz Yabgu devletinden ayrılanlar (Tuğrul ve Çağrı Beyler) Selçuklu Devletini kurdular. (40) Sonraları batıya doğru ilermeye başladılar. Karşılarına Kürtler, Arap ve Acem halkları ile Bizansa doğru ilerleyen, Azerbaycan ve Musul çevresini yağmalayan Irak Türkmenleri vardı: (41)Arslan Yabgunun tutuklanarak Kalincar kalesine hapsedilmesinden sonra, Arslan Yabgu'nun maiyetinden bir grup Gazneli Mahmud tarafından Horasana sevk edilerek Nesâ, Abiverd ve Ferâve bölgesine yerleştirildi. Daha sonraları diğer Türkmenlerden ayırmak için Irak Türkmenleri diye adlandırılan bu grup yerleşik halk ve idareciler ile anlaşmazlığa düşünce, Gazneliler tarafından bu bölgelerden çıkarıldılar. Türkmenler de Azerbaycan taraflarına çekilmek zorunda kaldılar. (42)Gerek Irak Türkmenlerince gerekse Selçuklularca Malazgirt Savaşından (1071) önce Anadoluya akınlar yapıldığı görülüyor. Bu sırada Anadoluda Kürt Aşiretleri, Ermeniler, Rumlar (Bizanslılar), vs. halklar bulunmaktadır. (43) Anadoluya göç yeni yerleri fethetme, ganimet elde etme ya da doğudan gelen (gelme olasığı olan) tehlikelerden uzaklaşma güdüsüyle mi yapılmıştır? Bunun altında yatan başka nedenler olabilir mi?Reha ÇAMUROĞLU kitabında Halk İslamı ve Resmi İslam anlayışına yer veriyor. Buna göre Halk İslamı, uzlaştırıcı evrene sahip heterodoks bir İslam inancıdır. Resmi İslam inancı ise Selçuklu yönetiminin benimsediği savaşçı evrende, ortodoks yani katı İslami kurallara bağlı, bu yönüyle Türkmen Kültüründen uzaklaşmış bir İslam İnancıdır. Bu teziyle Selçuklular içinde bir ayrışmanın var olduğunu vurguluyor. Selçuklu içindeki bazı oymakların -bir yerleştirme ve sorun çıkartan aşiretlerden kurtulma politikası olarak- uç noktalara sürüldüğünü belirtiyor: (44)"Karahanlılar döneminde Ahmed Yesevi (ölümü 1166) geniş Türkmen kitlelerinin anlayabileceği bir dille İslamı popülerleştiriyor. Ama özellikle Yesevinin girişimi, aynı zamanda Türkmen kitleleri arasında doğacak Halk İslamının bir ilk noktası olurken Anadoluya henüz girmemiş Türkmenler üzerinde en etkilisi oluyor. (45) Bizans, Selçuklu vs. çevre devletlerin evrenleri dışında Türkmenlerin ve yerlilerin (46) uzlaştırıcı bir evren çevresinde Anadoluya ve taşıdıkları değerleri paylaşmalarıdır. Bizce Türkmenlerin Anadoluya yerleşmelerini sağlayan asıl önemli etken budur. (47)Hıristiyan Anadolu İslamlaşırken heterodoks akidelere sahip Nasturiler, Paulicanlar, (48) Montanistler.... ve de Gregoryenlerin çoğunlukla İslamın da heterodoks yanına intisap ettikleri bir vakıadır. Ünlü Bektaşi şairlerinden Harabi ve ayrıca Aşık Vartan, Civan Ağa, Zeki, Nikabi, Hayrani, Çoşkuni ve daha başkalarının Ermeni kökenli olmaları, keyfiyeti teyit ediyor. "Gerçekten Sivas-Erzurum-Divriği üçgeni, Alevi yayılmasının coğrafi merkezini teşkil edip Bizans devrinde Paulican hereyssinin çoğrafi yayılmasına tekabül etmektedir. Alevi-Bektaşilerin temel dogmalarından biri olan eline, diline, beline yasağının Montaniste kökenli olduğunu tespit etmek ilginç olup Saint Augustinde (De Moribus Manichaeorum) rastlanır. (49)Anadoluya göç ve Anadoluya özgü bir İslami anlayışın oluşmasında Türkmenler ile Anadoluda yaşamakta olan halkların, benzer halk inançlarına sahip olmalarının oldukça etkili olduğu söylenebilir. Bu konuda Ahmet Yaşar OCAKın tespitlerini aktaralım:Hızır veya Hızır-İlyasın Saint Georgedan başka, Doğu Anadolu-Kızılbaşları arasında, Ermenilerin büyük bir kudsiyet izâfe ettikleri Saint Sergios ile özdeşleştirildiği tespit edilmiştir. Özellikle Dersim Kızılbaşlarının eskiden bu azize ait manastır ve kiliseleri kendilerine aitmiş gibi ziyaret ettiklerini yine Hasluck naklediyor. Ona göre, bu yörenin daha batısında Saint Georges ve Saint Théodore kültü nasıl Hızırla birleştirilmişse, Doğu Anadolu Kızılbaşları da Ermeniler dışındaki Hıristiyanlara pek bir şey ifade etmeyen Saint Sergios kültünü Hızırla birleştirmişlerdir. (50)Malazgirt ve Miryokefalon Savaşlarından sonra Anadolu, Türkmenlerin yurdu olmaya başladı. Türkmenler, Selçuklu hükümdarlarına karşı, devletin nimetlerinden faydalanamamaktan kaynaklanan kırgınlıklarını hiçbir zaman gizlememişlerdi. Onlar taht mücadelelerinde açıkça mualiflerin yanında yer alıyorlar (51) ve devlete karşı muhalefeti destekliyorlardı. Selçuklu hükümdarları Türkmenlerin rahatsızlıklarını bildiklerinden tedbir olarak onları ya devlet idaresine girmekte direnen ve kontrolu güç olan dağlık bölgelerdeki topluluklara karşı denge unsuru olarak kullanıyorlar ya da uçlara sevk ederek Ermeni, Gürcü ve Bizans topraklarında yağmalar yapmalarına ses çıkarmıyorlardı. Bu politika aslında Selçuklu sınırlarının Hıristiyan ülkeler aleyhine genişlemesinin değişik yöntemi idi. Siyasi sınırlara hiçbir zaman riayet göstermeyen konar-göçerler, sık sık Bizans veya Ermeni topraklarına giriyorlar, yerleşiklerin ekinlerine ve köylere zarar veriyorlar, bu surette sınır boylarındaki ahalinin daha içerilere gitmelerine yol açıyorlardı. Böylece otlaklar ve ziraat alanları elde edilmiş oluyordu. (52)Türkmenlerin Horasandan kalkıp şu anki yerlerine gelinceye kadarki tarihsel süreçte kendilerini, çevre aşiretleri ve sınırları içinde bulundukları devletleri derinden etkileyen toplumsal olaylar meydana gelmiştir. Bunları başlıklar halinde özetlemek gerekirse şöyle sıralayabiliriz: a) Horasan ve Anadolu arasında Akkoyunlu, Karakoyunlu, Selçuklu, Moğollar ve çevredeki diğer devletler arasında, sonralarında ise -Balkanlarıda içine alacak şekilde- Osmanlı, Safevi, Balkanlardaki devletler, (ve diğer devletler) arasındaki savaşlar, Türkmenler'in diğer boylarla (aşiretlerle) olan sorunları ve göç Babai, Şeyh Bedrettin, Şahkulu, Celalî ayaklanmaları gibi Proto-Kızılbaş/Kızılbaşlık ile ve/veya Türkmenler ile ilgisi olduğu düşünülen ayaklanmalar. Yavuz Sultan Selimin doğu seferi. Akkoyunlu, Karakoyunlu, Selçuklu, Anadolu Beylikleri, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin aşiretlere bakış açısı ve aşiretleri konuşlandırma politikaları. (53)Anadolu'daki Proto-Kızılbaşlar'ı kendi safına çekmek için dinsel anlayışını değiştirdiği iddia edilen Safevi hânedânı, kurduğu tarikat ve Anadolu'ya gönderdiği dinsel kimlikli kişiler sayesinde Anadolu'da, Safevi Şia'sı olayını başlatır. Firuz Şah soyundan geldiği söylenen Şeyh Safî'nin kurduğu Erdebil Ocağı sayesinde -aynı zamanda dinsel kimliği olan- Safevi liderleri, 12 dilimli kızıl taç giymeye, kızıl sarık sarınmaya başlamış, müridlerine de, derecelerine göre aynı tacı, sarıklı veya sarıksız olarak giydirmiştir. (54) Nitekim çeşitli kaynaklarda Firuz Şah, Zerrin Külah lakabıyla birlikte kullanılmaktadır. Zerrin Külah, "Kızıl börk (başlık)" anlamındadır. Bazı kaynaklarda Zerrin Külah, "altın sırmalı bir külah", "sırma takke" ve "kırmızı külah" olarak da ifade
edilmektedir: (55)
(Bir Bektaşi Babası'na ait 12 dilimli tac başlıklı mezar taşı) (56) " Kızıl tac kabul edildikten sonra, İran'daki Safevi şahlarına tabi olan bu zümreye Sünniler tarafından Kızılbaş denilmiş, aleyhlerine bir çok kötü söylenti ve iftiralar uydurulmuş ve bu ad muhalifleri tarafından daima onları küçük düşürmek için kullanılmış, buna karşılık kendileri tarafından da kızıl elbisenin ve bilhassa kızıl tacın kudsiyetine âit bir hayli hikayeler icat edilmiştir. (57) Bunların Şah Tahmasb zamanında (1524-1576) Bişati adlı şahıs tarafından yazılan ve sonradan, Hatayi mahlası ile şiirler yazan Şah Ismail Safevi (ölüm1524)'ye isnat edilen Menakıb al-esrar bahcat al-ahrar'da ve Otman Baba'ya mensup Alevi-bâtınî zümre tarafından kutb diye tanınan Akyazılı Sultan mensuplarından Egribozlu Yamini'nin Faziletname'sinde bulunmaktadır. (58) " Nitekim 16. yüzyıldaki olaylara tanıklık etmiş, Şafii mezhebine bağlı bir Kürt olan -Şerefnâme'nin yazarı- Şerefhan kitabında, Safevi yandaşları için Kızılbaş terimini kullanmıştır. Kitabın çevirmeni Mehmet Emin BOZARSLAN, Kızılbaş tabirinin Alevi mezhebinden olanlar için değil, İranlılar anlamında kullanıldığını iddia etmektedir. Bu tespitin doğru olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim Safevi Devleti'nin oluşumunda Batı Anadolu'dan dahi gelmiş Proto-Kızılbaş(Alevi) Türkmen gruplarının olduğu bilinmektedir. (59) Bekir KÜTÜKOĞLU'nun tespitini aktaralım:"Önceleri Osmanlılar'ın alay etme amaçlı kullandıkları bu tanımlama, 1540 tarihlerine doğru artık hayderî (60) (oniki dilimli başlık) tâcın giyilmemeğe başlanmasına rağmen kullanılmaya devam etti. Mesela, Tarih-i Alem-Ârây-i Abbâsi'de Safevi İranlılar bu isimle adlandırılmaktadır." (61)Her ne kadar ikinci cümlesiyle yukarıda belirttiğimiz Şerefnâme'nin çevirmeni Mehmet Emin BOZARSLAN'ı doğruluyormuş gibi gözükse de sorun, İran ile ilgili bir tespittir. Nitekim Bekir KÜTÜKOĞLU kendi eserinde de Türkmenlik ve Kızılbaşlık arasındaki yakın ilişkiye sıklıkla vurgu yapar. (62) Şükrî-i Bitlisî, Mardin Kalesi için yapılan savaş sonrası Safevi Ordusu'nun yenilgisini ve bu savaşa katılan Kızılbaş-Türkmenler'in düştüğü durumu alaylı bir şekilde şöyle bir şiirle ifâde etmektedir:Düşüp hâke (toprağa) kırıldı çok KızılbaşGazâ içün zırhlar döktiler yaşİderler gerçi dâvâ-yı velîlikHezimet (yenilgi) mi olur şan-ı Alî'likAnun çün ismi olmuşdur KızılbaşGörünür tenlerinde çok kızılbaşYakalar yırtuben çâk oldular (parçalandı) hepDöküldüler kamu (hep) hâk (toprak) oldular hepKırmızî taç ile toldı ma'reke (savaş alanı)Kimi Varsak kimi Menteş kimi TekeDutdi yek-ser (baştan başa) gökyüzin şarkî (doğulu) sipâhî (asker)Elde tiğ (kılıç)-u- dillerinde Şah Şah (63)19. yüzyıla kadar olan dönemi aktaran kaynaklar Alevi teriminin, günümüz Alevilik'i için kullanıldığına dair bir bilgi vermemektedir. Günümüz Alevilik'inin Kızılbaş terimini reddetmesi, Kızılbaş kavramına yüklenen pejoratif (hakaret dolu) bir anlam kazanmasından ileri geldiği düşünülmektedir. Rafızî, zındık, mülhid, mum söndü yapanlar gibi yakıştırmalar da bu anlam itibariyle Osmanlı yazışmalarında kullanıldığını zannediyoruz. (64) Osmanlı yazışmalarından bir örnek:"Şehrizol Beylerbeyisi'ne yazılan bir hükümde rastlanan şu ibâre şâyân-ı dikkatir:
Arab Kendümü nam karyede sâkin
nam kimesneler için Kızılbaş, Şah İsmail Şah olalıdanberü er ve avret ve kız ile bir yerde mahlût el ele olup alâmât-ı rafz-ı zâhir ve peydâ eylemişlerdir." (65) Bir başka yazışma örneği:"Bilcümle Kızılbaşlar'ın hakkından gelindiği takdirde küllî telef-i nefs olmak lâzım geleceğini arzeden Rum Beylerbeyisi'ne, mülhid ve râfızî olan Kızılbaşlar'ı evleri ve barkları ile alakalarını kesip hisar erleri refâkatinde Kıbrıs'a sürmesi ve fakat Kızılbaş halifelerinin haklarından gelinmesi emredilmiştir." (66)Kızılbaşlar'ın Osmanlı'ya karşı birçok isyana katılmış olmaları, Osmanlı Devlet erkanı ve onların etkisi ve idaresindekiler tarafından Kızılbaşlık'a pejoratif bir anlamın yüklenmesinde -siyasi bir tasarruf olarak- etken olmuştur
denilebilir. (67)
KISALTMALARa.g.e. adı geçen esera.g.m. adı geçen makalebkz. bakınız
sayfa
KAYNAKÇA1.ANSİKLOPEDİ VE SÖZLÜKLER: Felsefe Ansiklopedisi, Orhan HANÇERLİOĞLU, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Mehmet Zeki PAKALIN, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1993. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ferit DEVELLİOĞLU, 15. Baskı, Aydın Kitabevi Yayınları, 1988.2. KİTAPLAR: AKDAĞ, Mustafa, Türk Halkı'nın Dirlik ve Düzenlik Kavgası-Celâlî İsyanları, Cem Yayınevi, İstanbul, Eylül 1995. BAYRAK, Mehmet, Alevilik ve Kürtler, ÖZ-GE Yayınları, 1. Baskı, (?), 1997. BEŞİKÇİ, İsmail, Doğu Anadolunun Düzeni, Yurt Kitap Yayın, Ankara, Şubat 1992. BİRDOĞAN, Nejat, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, Alev yayınları, İstanbul, Ekim 1992. ÇAMUROĞLU, Reha, Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Der Yayınları, İstanbul, 1990. DERSİMİ, Nuri, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yayınları, İstanbul, Ekim 1997. ERÖZ, Mehmet, Yörükler, Türk Dünyası Ararştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1991. EYUBOĞLU, Sabahattin, Pir Sultan Abdal, Cem Yayınevi, 5. Basım, Haziran 1997. FIRAT, M. Şerif, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Türk Kültürü Araştırma Enstütüsü Yayınları, 5. Baskı, Ankara 1983. GÖKBİLGİN, M.Tayyib, Rumelide Yürükler, Tatarlar ve Evlâdı Fâtihân, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1957. GÖLPINARLI, Abdülbaki, Türkiyede Mezhepler ve Tarikatlar, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1997. GÜNDÜZ, Tufan, Anadoluda Türkmen Aşiretleri Bozulus Türkmenleri 1540-1640, Bilge Yayınları, Ankara, Ekim-1997. HALAÇOĞLU, Yusuf, 18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara. KÖPRÜLÜ, Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 5. Basım, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1984. KÜTÜKOĞLU, Bekir, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayını, İstanbul, 1993. OCAK, Ahmet Yaşar, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2000. OCAK, Ahmet Yaşar, Babailer İsyanı-Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, Dergah Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1996. OCAK, Ahmet Yaşar, İslam-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Türk Kültürünü Araştırma Entitüsü Yayınları, Ankara, 1991. OĞUZ, Burhan, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, Simurg Yayıncılık, İstanbul, Haziran 1997. ORHONLU, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskanı, Eren Yayıncılık, İstanbul, 1987. ÖZ, Baki, Kurtuluş Savaşında Alevi-Bektaşiler, Cumhuriyet Gazetesi Yayını, İstanbul, Ağustos 1997. REFİK, Ahmet, Anadoluda Türk Aşiretleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1989. SÜMER, Faruk, Karakoyunlular, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1984. SÜMER, Faruk, Oğuzlar(Türkmenler), 3. Baskı, Ana Yayınları, Eylül 1980. SÜMER, Faruk, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1992. ŞEREFHAN, Şerefnâme (Kürt Tarihi), Çev: M. Emin BOZARSLAN, Hasat Yayınları, İstanbul, 1990. ŞAHİN, Osman, Son Yörük, Kaynak Yayınları, İstanbul, Eylül 1992. TEMREN, Belkıs, Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1994. UĞUR, Ahmet, Yavuz Sultan Selim'in Siyasi ve Askeri Hayatı, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 2001. UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1988. YALMAN, Ali Rıza, Cenupta Türkmen Oymakları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1977. YAMAN, Ali, Alevilikte Dedelik-Ocaklar, Cep Kitapları Dizisi-2, (Kendi Yayını), İstanbul, 1998. YAMAN, Mehmet, Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu, (Kendi Yayını), İstanbul, 1994. 3. MAKALELER ve RAPOR: EFENDİYEV,Oktay, Safevi Devleti'nin Kuruluşunda Türk Aşiretlerinin Rolü, Yabancı Araştırmacıların Gözüyle Alevilik, Çeviri: İlhan Cem ERSEVEN, Ant Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1997 GÖLPINARLI, Abdülbaki, İslam Ansiklopedisi Kızılbaş Maddesi, Sadeleştiren: Alişan AKPINAR, Folklora Doğru, 63. Sayı, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 1998. MELIKOFF, Irene, Alevi-Bektaşiliğin Tarihi Kökenleri, Bektaşi-Kızılbaş(Alevi) Bölünmesi ve Neticeleri, Türkiye'de Aleviler-Bektaşiler-Nusayriler, Ensar Neşriyat. MELIKOFF, Irene, Bektaşilik/Kızılbaşlık: Tarihsel Bölünme ve Sonuçları, Alevi Kimliği, Editörler: T. OLSSON, E. ÖZDALGA, C. RAUDVERE, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, Mart 1999. OĞUZ, Burhan, Anadolu Aleviliğinin Kökenleri, Folklor ve Etnoğrafya Araştırmaları 1984, Anadolu sanat Yayınları, İstanbul, 1984. ÖZGÜL, Vatan, Kazdağı Çevresi Tahtacıları ve 5 Telli Saz, Halkbilimi Dergisi, 1. Sayı, Ankara, Güz 1996. ÖZGÜL, Vatan, Kızılbaşlıkın Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme, Folklor/Edebiyat Dergisi, 23. Sayı, Yaz 2000. ÖZKAN, Nevzat, Dede Korkut Kitabında Dini-Tasavvufi Unsurlar, Milli Folklor Dergisi, 21. Sayı, Ankara, Bahar 1994. SAKATOĞLU, Selçuk, Sarıkeçililer-Toroslar'ın Son Göçebeleri, Atlas Dergisi, Sayı:71, İstanbul, Şubat 1999 SOLAK, İbrahim, Anadolu'da Nüfus Hareketleri ve Osmanlı Devletinin İskân Politikası, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 127, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, Ağustos 2000, İstanbul. Dersim, Jandarma Genel Komutanlığının Raporu, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ekim 1998. Dipnotlar: 1) Bu makale, Folklor/Edebiyat Dergisi, 23. Sayıda yayımlanan Kızılbaşlıkın Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme adlı makalemizin genişletilmiş halidir. (bkz. Vatan ÖZGÜL, Kızılbaşlıkın Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme, Folklor/Edebiyat Dergisi, 23. Sayı) Aslında Kızılbaşlık, Safevi Şiası'yla birlikte bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu başlığı "Kızılbaşlık'a dönüşecek olan Proto-Kızılbalık'ın Gelişimi, Kızılbaşlık ve Türkmenler" şeklinde algılamak daha yerinde olur. 2) konar-göçerlik (ya da yarı göçebelik): Göçebelikten yerleşik hayata geçiş tarzındaki ara tiptir. Kışı köylerde çadır yerine kaim olan ağaç, taş, tuğla, saz v.s. gibi muhite uygun evlerde geçirip ziraat yaparlar. Daha ziyade hayvancılıkla beraber yürüyebilen hububat ziraatidir bu. Yazın da hayvanlarını alıp yaylalara çıkarlar, çadırda otururlar.(Mehmet ERÖZ, Yörükler, s. 72) 3) Tufan GÜNDÜZ, Anadoluda Türkmen Aşiretleri Bozulus Türkmenleri 1540-1640, s. 14 4) a.g.e. s.15 5) Vatan ÖZGÜL, Kızılbaşlıkın Tarihsel Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme, Folklor/Edebiyat Dergisi, 23. Sayı, s. 119 6) Nejat BİRDOĞAN, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s. 76; Son beyidin farklı bir versiyonuda şöyledir:Turda Musa durup münâcât eyler Neslimizi sorar isen Hoydanuz . (Ahmet Yaşar OCAK, Babailer İsyanı-Aleviliğin Tarihsel Altyapısı, s. 205) 7) a.g.m., s. 120 8) Tufan GÜNDÜZ, Anadoluda Türkmen Aşiretleri Bozulus Türkmenleri 1540-1640, s.19-20 9) Ahmet REFİK, Anadoluda Türk Aşiretleri, s. v 10) a.g.e. s. vi 11) Müsellim: Eyalet valileri ile sancak mutasarrıflarının uhdelerinde bulunan yerlerin idaresine memur edilenler hakkında kullanılır bir tabirdir. (Mehmet Zeki PAKALIN, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, cilt 1, Müsellim maddesi) 12) Vatan ÖZGÜL, Kazdağı Çevresi Tahtacıları ve 5 Telli Saz, Halkbilimi Dergisi, 1. Sayı, s. 22 13) Vatan ÖZGÜL, Kızılbaşlıkın Tarihsel Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme, Folklor/Edebiyat Dergisi, 23. Sayı, s. 120 14) Cengiz ORHONLU, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskanı, s. 33 15) Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler), s. 33 16) a.g.e. s. 37 17) a.g.e. s. 41 18) a.g.e. s. 42. Bazı yorumlar bana ait 19) Irene MELIKOFF, Bektaşilik/Kızılbaşlık: Tarihsel Bölünme ve Sonuçları, s. 4, Alevi Kimliği. 20) bkz. Ahmet Yaşar OCAK, Kalenderîler, s. 83 21) Mehmet ERÖZ, Yörükler, s. 23. (Kısaltmalar bana ait) 22) Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler), s. 42-43 (Kısaltmalar bana ait) 23) a.g.m. s. 121 24) Belkıs TEMREN, Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, s. 23 25) a.g.m. s. 122 26) Osman ŞAHİN, Son Yörük, s. 35-36 27) a.g.m. s. 122 28) Müsteşrik: Doğu topluluklarının tarihini, dilini, edebiyatını ve folklorunu araştırmakla meşgul olan âlim, oryantalist. (Ferit DEVELLİOĞLU, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, müsteşrik maddesi) 29) Abdülbaki GÖLPINARLI, Türkiyede Mezhepler ve Tarikatlar, s. 47 30) Fuat KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 252 31) Nevzat ÖZKAN, Milli Folklor Dergisi, 21. Sayı, s. 67-73; (Kızılbaş) Türkmenler'de Ağaç ve su kültü için bkz. Ahmet Yaşar OCAK, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri. 32) Dedelik konusunda daha geniş bilgi için bkz. Ali YAMAN, Alevilikte Dedelik-Ocaklar, s. 18-70 33) Proto: ilk ya da erken şeklinde düşünebiliriz. Proto-Kızılbaşlık derken Safevi Şiası öncesi Anadolu'da dağınık, göçebe ya da yarı-göçebe halde yaşayan Heterodoks-Bâtınî (gayrı Sünnî) grupları kastediyoruz. Sadece cami olgusunu ele aldığımızda, Sünnîleşme'nin yerleşik yaşamla görece daha yakından ilgili olduğunu iddia edebiliriz. Bunun temel mantığı ise sosyolojojik temelli dinsel mimari olgusunda yatmaktadır diye düşünüyoruz. Göçer bir toplumda (betonarme-taş) bina kültürü olabilir mi ?" sorusu kanımızca bizi doğru cevaba götürecek temel sorulardan birisini teşkil eder. Zımnen, bina inşaa etme kültürü ile yerleşik yaşamın, görece daha ilintili olduğu sonucu ortaya çıkar. Elbette günümüzde artık bu olayı irdelemenin pek anlamı kalmamıştır. Toroslar'da göçen Sarıkeçili gibi bir-iki Yörük-Türkmen Boyu'nun haricinde göçebelik genel olarak sona ermiştir denilebilir. (Vatan ÖZGÜL, Kızılbaşlık ve Türkmenler, Karacaahmet Sultan Dergisi, Sayı 63, s. 28; bkz. Selçuk SAKATOĞLU, Sarıkeçililer-Toroslar'ın Son Göçebeleri, Atlas Dergisi, Sayı:71, s.46-59) 34) Vatan ÖZGÜL, Kızılbaşlıkın Tarihsel Gelişimi ve Türkmenler Üzerine Bir Deneme, Folklor/Edebiyat Dergisi, 23. Sayı, s. 123 35) Abdülbaki GÖLPINARLI, Türkiyede Mezhepler ve Tarikatlar, s. 254. Ayrıca bkz. Ahmet Yaşar OCAK, Kalenderîler. 36) Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler), s. 61 37) Tufan GÜNDÜZ, Anadoluda Türkmen Aşiretleri Bozulus Türkmenleri 1540-1640, s. 20-21 38) Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler), s. 66-67 39) bkz. a.g.e. s. 67-70. Kısaltmalar ve bazı yorumlar bana ait 40) bkz. Tufan GÜNDÜZ, Anadoluda Türkmen Aşiretleri Bozulus Türkmenleri 1540-1640; Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler) 41) Ayrıntılı bilgi için bkz. Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler) 42) bkz. Tufan GÜNDÜZ, Anadoluda Türkmen Aşiretleri Bozulus Türkmenleri 1540-1640, s. 21-22 43) bkz. İsmail BEŞİKÇİ, Doğu Anadolunun Düzeni, s. 106, 108-109; Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler) 44) Ayrıntılı bilgi için bkz. Reha ÇAMUROĞLU, Tarih, Heterodoksi ve Babailer. 45) a.g.e. s. 94-95 46) Yeni-Platonculukla (yeni eflatun felsefesi), Paulicien (Pavlos) hareketiyle dolu Anadoludaki Heterodoks Hıristiyan halk kitlesi kastediliyor. Yeni Platonculuk hakkında bilgi için bkz. Orhan HANÇERLİOĞLU, Felsefe Ansiklopedisi 47) Reha ÇAMUROĞLU, Tarih, Heterodoksi ve Babailer, s. 110-111. Kısaltmalar ve bazı yorumlar bana ait. 48) ya da Pavloslar. Daha geniş bilgi için bakınız Burhan OGUZ, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, 2.cilt, s. 11-35 49) Burhan OĞUZ, Folklor ve Etnoğrafya Araştırmaları 1984, s. 367-368; Genel anlamda Anadoluda yaşamış olan Hıristiyan tarikatlar hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Burhan OGUZ, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, 2.cilt, Son Dönem Hıristiyan Anadolu Heresyleri 50) Ahmet Yaşar OCAK, İslam-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, s. 134 Burada Hasluckun anlattığı ya da alıntıladığı bilgi Captain L. Molyneux-Seelin The Geographical Jaournalda Temmuz-Eylül 1911deki sayısında yayımladığı A Journey in Dersim adlı makalesinden alınmış olsa gerek. Ya da en azından Hasluckun aktardıkları ile L. Molyneux-Seelin aktardıkları birbirlerini tutuyor. 12 İmamlar için 12 gün ve 3 gün deKeder Ellaz için oruç tutarlar. Keder Ellaz, bir saintdir ve sadece Oriental Takvimde var. Keder Ellaz, Ermenilerin St. Serkis dedikleri figürdür. Kızılbaşlar, Ermeni kiliselerini de ziyaret ederler. Bu kiliselerin en büyük Saint, St.Serkisdir. (Mehmet BAYRAK, Alevilik ve Kürtler, s. 360) 51) Tufan GÜNDÜZ, Anadoluda Türkmen Aşiretleri Bozulus Türkmenleri 1540-1640, s. 25 52) a.g.e. s. 25-26 53) Ayrıntılı bilgi için bkz Mustafa AKDAĞ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası-Celâlî İsyanları; İsmail BEŞİKÇİ, Doğu Anadolunun Düzeni; Reha ÇAMUROĞLU, Tarih, Heterodoksi ve Babailer; Dersim, Jandarma Genel Komutanlığının Raporu; Nuri DERSİMİ, Kürdistan Tarihinde Dersim; M. Şerif FIRAT, Doğu İlleri ve Varto Tarihi; M.Tayyib GÖKBİLGİN, Rumelide Yürükler, Tatarlar ve Evlâdı Fâtihân; Yusuf HALAÇOĞLU, 18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi; Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri; Ahmet Yaşar OCAK, Babailer İsyanı-Aleviliğin Tarihsel Altyapısı; Burhan OĞUZ, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri; Cengiz ORHONLU, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskanı; Baki ÖZ, Kurtuluş Savaşında Alevi-Bektaşiler; Ahmet REFİK, Anadoluda Türk Aşiretleri; Faruk SÜMER, Karakoyunlular; Faruk SÜMER, Oğuzlar(Türkmenler); Faruk SÜMER, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü; İbrahim SOLAK, Anadolu'da Nüfus Hareketleri ve Osmanlı Devletinin İskân Politikası, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 127, s. 157-192; İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri. 54) bkz. Abdülbaki GÖLPINARLI, İslam Ansiklopedisi Kızılbaş Maddesi, Sadeleştiren: Alişan AKPINAR, Folklora Doğru, 63. Sayı, s,80 55) Mehmet YAMAN, Erdebilli Şeyh Şafi ve Buyruğu, s. 13 56) Şahkulu Sultan Dergahı Mezarlığı, Merdivenköy, İSTANBUL. 57) Pir Sultan Abdal'ın bir deyişinde şu mısralar yer almaktadır:"Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş Meğer Şah'ı sevmiş dese yoludur." (Sabahattin EYÜBOĞLU, Pir Sultan Abdal, s, 162) 58) Abdülbaki GÖLPINARLI, İslam Ansiklopedisi Kızılbaş Maddesi, Sadeleştiren: Alişan AKPINAR, Folklora Doğru, 63. Sayı, s,80 59) bkz. ŞEREFHAN, Şerefnâme, s. 65 (bkz. Faruk SÜMER, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü; Oktay EFENDİYEV, Safavi Devleti'nin Kuruluşunda Türk Aşiretlerinin Rolü, Yabancı Araştırmacıların Gözüyle Alevilik, s. 30-42; Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri) Bu konuya ileride değineceğiz. 60) Kastedilen Hüseynî tac da olabilir. Nitekim haydari-haydariyye, bir çeşit derviş hırkası olarak tanımlanmaktadır. (bkz. Abdülbaki GÖLPINARLI, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, s. 154, 320, 321, 322, 401, 414, 415) 61) Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, s. 2. 62) bkz. a.g.e. 63) Ahmet UĞUR, Yavuz Sultan Selim'in Siyasi ve Askeri Hayatı, s. 88 64) Rafizilık, Zındıklık, Mülhidlik tanımları, tarihselve dinsel alt yapısıyla ilgili olarak bkz. Ahmet Yaşar OCAK, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler. Kızılbaşlar'a bu yakıştırmaların Osmanlı yazışmalarında kullanılması ve Osmanlı-Safevi siyaseti ile ilgili olarak bkz. Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri. 65) Bekir KÜTÜKOĞLU, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, s. 33. 66) a.g.e. s. 11. Türkmenler'in Kıbrıs'a sürülmesi ile başka belgeleri görmek için bkz. Ahmet REFİK, Anadoluda Türk Aşiretleri. 67) Vatan ÖZGÜL, Kızılbaşlık ve Türkmenler (2), Karacaahmet Sultan Dergisi, Sayı:64, s. 31. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Irene MELİKOF, Alevi-Bektaşiliğin Tarihi Kökenleri, Bektaşi-Kızılbaş(Alevi) Bölünmesi ve Neticeleri,Türkiye'de Aleviler- Bektaşiler- Nusayriler, Ensar Neşriyat, s. 17-34
( Kaynak Hacibektas.com)
|